Yankı Dergisi Röportaj

Ortadoğu’nun yıllardır “kaynayan kazan görüntüsü sürüyor ve bu gidişle de süreceğe benziyor. Bölgedeki devletler artık bu sıkıntı ile birlikte yaşamayı kabullenmiş bir tutum izliyorlar.

Bir bakıma bölgede gerçek bir huzur ortamını oluşturmak, buradaki ülkelerin ellerinden gelmiyor. Özellikle İran-Irak arasındaki sıcak savaş yalnız bu iki ülkeyi değil bir bakıma bütün İslam ülkelerini yiyip bitiriyor.

Türkiye’nin sınır komşuları Irak’la İran arasındaki bitmeyen ve bitmeyecek gibi gözüken savaş konuşunda, “yaşamının çeyrek yüzyılı deviren bir bölümünü bu bölge ülkeleriyle dostluk ilişkileri içinde geçirmiş” olan gazeteci-politikacı Lütfü Akdoğan’ın görüşlerini aldık.

BUNALTAN SAVAŞ

YANKI: Sayın Lütfü Akdoğan eski bir gazeteci olarak Ortadoğu ülkeleriyle olan ilişkileriniz biliniyor. Bölgeyi ve buradaki ülkelerin yönetimlerini bilen bir kişi olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?

AKDOĞAN: Konu son derece önemlidir. Hergün binlerce gencin şehit olduğu bu kadar anlamsız ve gereksiz bir savaş görmedim. Böyle bir savaşı da tasvip etmek elbette ki mümkün değildir.

Savaşın arkasında tarihsel bir mezhep ve din kavgasını aramak, veya geçmişten gelen bir kan davasını günümüze kadar getirmek, bugünün insan ve medeniyet kavramlarıyla bağdaşmaz. Müslüman olan bu iki devletin, karşı karşıya gelmiş olması bilhassa İslam tarihi için acıdır. Savaşın doğuşu ve devam edişi, şekli ve açtığı facialar İslamiyet’le bağdaşmamaktadır. Bu savaşın sonucu sadece kan ve yıımdır. İslamiyette kan yoktur,barış vardır.

Bu savaşın galibi ve malubu olmayacaktır. Ama, iki ülke de bütün gençliğini, ekonomisini mahvedecek ve büyük emeklerle kurulmuş olan tesisler yerle bir olacaktır. Bu ne anlama gelir? Bir ülkenin yıkılışı kime ne sağlar?

İşin feci tarafı iki ülke de bunun idraki içinde olmasına rağmen savaşı durduramamaktadırlar.

İran’ın Irak’ı işgal etmesi veya Körfez’e inerek Suudi Arabistan’ı dahi istila etmesi mümkün olacak bir şey mi? Asrımızda bu gibi hayallerle yaşamak sadece bir cinnetin başlangıcı olabilir. Bugünün siyasi, iktisadi, askeri stratejisi buna imkan verir mi?…Elbette hayır.

YENİ DENGELER

YANKI: Bu durumda Ortadoğu nereye gider?..

AKDOĞAN: Bu durumda Ortadoğu’nun nereye gittiğini tahmin etmek pek kolay değildir. Ancak unutmamak lazımdır ki zayıflayan, güç kaybeden ülkelerde ve bölgelerde otorite boşluğu olur. Bu da başka güçlerin buralara rahatlıkla girmelerini sağlar. Bu, bugüne kadar olmadıysa bundan sonra da olmayacaktır anlamına gelmez. Bu bir tabiat kanunudur. Bir boşluk mutlaka doldurulur.

Savaşın sadece İran ve Irak’a zarar verdiğini düşünemeyiz. Bu savaşın bölgeyi ve hatta Türkiye’yi de tehtid ettiğini düşünmek mecburiyetindeyiz. Bu savaş Ortadoğu’yu, Arap alemini ve İslam alemini tümüyle ilgilendirir. Savaşa sadece iki ülke arasında devam eden mahalli savaş olarak bakamayız.

Her ne kadar bugünkü görüntüsü böyleyse de sonucu başkadır. Bunun arkasından bölgesel felaket gelir. Ortadoğu haritası tümüyle değişir ve daha önce bahsettiğim boşluklardan başka güçler ortaya çıkar ve bir takım haklarını zorla almasını bilirler. Böylece ani değişen şartlarla herkes bu cinayetlere bulaşır.

KİM DURDURACAK?

YANKI: Bu savaşı durdurmak için bir çok faaliyet var, fakat bir sonuca varamıyor. Sizce bu savaşa kim dur diyecektir?..

AKDOĞAN: Evet bu savaşa kim dur diyecek?.. Önemli bir konu. Bugüne kadar ciddi olarak Amerika’nın ve Sovyet Rusya’nın bu savaşa dur demedikleri muhakkaktır. Hatta seyirci oldukları acı bir gerçektir. Savaşın başladığı tarihten bu yana her iki ülkenin bölgeye sattıkları silahların bedeli 50’şer milyar dolar civarındadır.

Bu arada Ortadoğu’dan kaçan paralar Avrupa ve Amerika bankalarında tutuluyor. Petrol fiyatları, malum, süratle düşürüldü ve bir güç olması gereken İslam alemi adeta bir paçavraya çevrildi. Ve bütün bunlara rağmen iki islam ülkesi savaş içinde…

İşte şimdi bu tabloya bakarak söylemek gerekir, savaştan yararlanan bir Amerika, Avrupa ve Rusya varken bu savaşa kim dur diyecektir?

Bu arada İslam ve Arap ülkeleri arasında kurulmuş bulunan barış komitelerinin görevlerini ifa edemedikleri de ortada. Bu durumda savaşa kim dur diyecektir?

Tarihin akışına bakarsak Türkiye’ye düşen ağır bir sorumluluğun bulunduğunu görürüz. Ama Türk hükümetinin ve Türk Dışişlerinin bu sorumluluktan kaçtığı ve tarihsel büyük hatalar içinde olduğu inancındayım.

Savaşa “dur” diyecek “meşru bir baskımız”ın iki ülkeye, bölgeye İslam alemine ve Türkiye’ye çok yararlı olacaktır. Bu tarihi sorumluluğu kaçırırsak asırlar sonra dahi gelecek nesiller gaflet içinde olduğumuzu ve menfaatlerimizin idraki içinde bulunmadığımızı üzülerek göreceklerdir.

TARİHE BAKMIYORUZ…

“Türkiye’nin tarihten gelen bir varlığı ve bir sorumluluğu vardır. Ancak, cumhuriyetin kuruluşundan beri gelip geçen hükümetler ve Dışişleri teşkilatı, tarihi, daima bir tarafa itmişlerdir.

Tarihi görevlerimizden kaçmışlardır. Oysa, bugün bölgede çarpışan ve tasfiye edilmek istenen Türk tarihidir. Kavgası yapılan Türk mirasıdır. Lozan anlaşması ile imparatorluk tasfiye edilmemiştir. Her ne kadar tasfiye edilmiş gibi göründü ise de… Bugün Filistin-İsrail-Arap, Türk-Yunan, Türk-Bulgar, Türk-Suriye anlaşmazlıkları ve hatta bugünkü Irak-İran savaşı imparatorluğumuzun tasfiyesinin bir devamıdır. Burada kendi varlığımız, kendi benliğimiz, kendi söz hakkımız vardır. Ama, biz demiyoruz ki, ordularımızla Kudüs’ün üstüne gidelin İsraillilerden kurtaralım, Doğu’ya Yavuz gibi, 4. Murat gibi seferler düzenleyip Kasrı Şirin anlaşmasını (1639) yapalım, yeni hudutlar tayin edelim. Misak-ı Milli hudutlarımıza ve “yurtta sulh, dünyada sulh” prensiplerimize bağlı kalarak söz hakkımızı, tarihsel haklarımızı kullanmak mecburiyetindeyiz.  Bölgede bir mezhebin diğer bir mezhebe üstünlüğünü ve bir mezhebin ortadan kalkmasını önleyen Türkler olmuştur. Arap alemi bunu bilmekte ve bunun idraki içindedir.

TÜRKİYE İSTERSE…

YANKI: Peki sizce ne yapmak gerekir?

AKDOĞAN: Evvela şunu ifade etmek isterim ki, kısa bir zaman içinde -ve bu zamanın tayininde kahin olmaya gerek yoktur- yani bir yıl gibi bir zaman içinde Irak- İran savaşı adil ve her iki ülke için şerefli bir barış anlaşması ile noktalanmazsa bu yalnız iki ülkenin yıkımı değil aynı zamanda İslam alemi için de bir çöküntünün başlangıcı olacaktır.

Bundan sonra bir Ortadoğu dayanışmasından , bir Türk-Arap-İran güç birliğinden, bir İslam aleminden bahsetmek hayal olur.

Ehli salip, Osmanlı İmparatorluğu’nu ve bu vesile ile İslam birliğini yıkmak için tam 500 yıl mücadele vermiştir. Bu defa bölgede yenş filizlenen böyle bir birliği ( ehli salip’in bir şey yapmasına gerek kalmadan) Irak-İran savaşı yıkmış olacaktır. Zira bugün bütün Avrupa, Amerika, Sovyet Rusya ve İsrail bu savaşın arkasından ganimet toplamaktadır. Ve biz hala aklımızı başımıza toplayamıyoruz. Yazıklar olsun…

İşte bu yüzden diyorum ki, bizlere düşen görevler vardır. Komşularımız bu idrakın içinde değilse, onları doğru yola sürükleyecek baskılarımız olmalıdır. Bölgeye ve olaylara sadece bir “tüccar hükümet” gözüyle bakamayız.

Tarihi hatalar yüzünden koca imparatorluktan bugünkü Misak- Milli hudutları içine sıkıştırılan bin yıllık Türk devletinin yeni hatalar yapmasına tahammülü yoktur. Şu anda sorumluluğun başında bulunan Sayın Reis-i Cumhur ile Turgut Özal hükümetinin tarihe bakış açısı ileriden vicdanlarımızı zedelememelidir. Vicdani bir görev varsa o görev yapılmalıdır.

YANKI: Sayın Akdoğan şu konuşmanızdan anlıyoruz ki Türkiye isterse savaşı durdurabilir öyle mi?

AKDOĞAN: Evet efendim.

Ortadoğu’yu Türk okurlarına tanıtan gazeteci:

 Lütfü Akdoğan… Bu ad önce gazeteci, sonra politikacı olarak, geniş bir kitle için hiç de yabancı değil. Akdoğan’ın en önemli özelliği ise mesleğini ülkesinde yaşayan insanların yaşamını bi bakıma “kader”ini değiştirecek etkinlikte kullanabilen ender kişilerden olması.

1930 yılında Antakya’da dünyaya gelen Akdoğan’ın böylesine etkin bir noktaya gelmesinde kuşkusuz raslantıların rolü büyük.. Ama bu raslantılar, ounun Antakya’da doğmuş olmasıyla başlıyor.

Akdoğan, gazeteciliğe başladığı yılların ardından yani 1950 ve sonrasında, Arapça bilen genç bir gazeteci olarak kısa sürede aranan bir kişi oluverdi.

Akdoğan o sıralar, henüz haber kovalamayı bilke doğru düzgün bilmiyordu, ama Arapça biliyordu. Arap ülkeleriyle Türkiye’nin ilişkileri ise son derece “kısır” bir dönem yaşıyordu… Bu bakımdan Arap ülkelerinde olup bitenler, Türkiye’nin ilgisini pek çekmiyordu.

Akdoğan’ın Arap ülkeleriyle ilgili ilk röportajı 1953 yılında yayınlanıyor ve bu yazı dönemin Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın da dikkatini çekiyordu.

Ama meslekteki asıl yükselişini Akdoğan, 1956 Süveyş Savaşı ile başlayan dostluklarını ilerletiyor, ülkeler arası ilişkilere, gazeteci olarak sıcak bir bakış getiriyordu.

Daha sonra 1967 ve 1973 İsrail-Arap savaşlarında Akdoğan, bütün cephelerde savaş muhabiri olarak görev yapıyordu. Türk okuru, Akdoğan’ı Keşmir bunalımı sırasında Keşmir’de, Pakistan ve Hindistan’da kralcılarla cumhuriyetçiler arasındaki iç savaş sırasında Yemen’de görüyordu.

Irak, Suriye ve Cezayir ihtilallerinde Lütfü Akdoğan olayların içinde yaşıyordu.

Ortadoğu ülkelerindeki hemen hemen bütün krallar, devlet başkanları ve başbakanları yakından tanıma oolanağı buluyor, onlarla sırada bir gazeteci olmanın ötesinde dostça ilişkiler kuruyordu.

Lütfü Akdoğan, 1950’li yıllarda başlattığı dost edinme girişimlerinin sonucu, 1963-1964 yıllarında İsmet İnönü hükümeti yetkililerince Ortadoğu ülkeleriyle ilişkilerin geliştirilmesine katkıda bulmakla görevlendiriliyor, üst düzeyde yetkililerle temaslar yapıyordu. Bu dönemde Türkiye ile Arap ülkeleri yöneticileri arasında ilk ciddi mesajlar gidip-geliyordu.

1965 yılında AP Konya milletvekili olarak parlamentoya giren Lütfü Akdoğan, gazeteciliğini bu dönemde de sürdürüyordu.

Lütfü Akdoğan’ın gazetecilik mesleğini ülkesinin kaderini etkileyecek biçimde kullanma dönemi de parlamenter-gazetecilik ile birlikte güçleniyordu. Türkiye’nin Batı’ya bakan tek yönlü dış politikasında değişmeler görülüyor, Türkiye yavaş yavaş İslam ülkelerine doğru da açılıyordu. Parlamenterliği döneminde, Akdoğan, o dönemin başbakanı Süleyman Demirel ile Arap ülkelerinin devlet ve hükümet başkanları arasında dostluk mesajlarının sıklaşmasında önemli rol oynuyordu.

ENVER SEDAT

Mısır lideri Nasır, Enver Sedat, Kral Faysal, Kral Suud, Kuveyt, Bahreyn, Katar, Abudabi emirleri, Libya lideri Kaddafi, Mareşal Sallah, ayrıca Somali, Tunus, Cezayir, Suriye, Lübnan, Irak, Pakistan gibi İslam ülkelerinin devlet başkanları.

Lütfü Akdoğan’ın yaşamında 1950’lerden günümüze uzanan 36 yıl içinde dolu dolu 30 yıllık bir dönem, yaşanmış olayları, anıları, bilgileri ve beleleriyle olağanüstü bir arşiv oluşturuyor. Akdoğan bugün, Arap ülkelerine ilişkin bilgi ve belgelerle fotoğraflar açısından böylesine değerli bir malzemeye sahip dünyadaki ender kişilerden biri sayılıyor.

Akdoğan’ın özel arşivine bugün 4 milyar dolar değer biçiliyor.

                                                                                Yankı Dergisi  1/6 Eylül 1986                                                                                   Sayı: 805            Sayfa:34-36