İstanbul Dar Geldi, Kendimi Sınır Boylarına Attım

Muhabir olarak bir sokaktan bir sokağa, bir karakoldan diğerine, bir mahkemeden başka bir mahkemeye koşup giderken, bir gün Salim Hamdi beni çağırdı:

-Lütfü, git kasadan sana 500 Lira verecekler, onu da al gel. Beni iyi dinle, bu parayı alıp doğru İskenderun’a gideceksin. Oradan başlamak üzere Cizre’ye kadar Türkiye-Suriye sınırında kaçakçılık nasıl yapılıyor, bu işe kimler karışıyor, kaçakçılar ne getirip ne götürüyorlar? Bu konuda güzel bir seri röportaj hazırlayacaksın. Bu, senin Babıali’de kalıp kalmayacağını gösterecektir. Bunu becerebilirsen, Babıali’de yerleştin demektir. Yok yapamazsan, silinir gidersin. Görüyorsun yılda binlerce genç Babıali’ye geliyor, başaramayanlar çekip gidiyorlar, dedi.

…Haydarpaşa’dan trene bindim, iki gün iki gecede varılıyordu İskenderun’a. İki gün iki gece uyumadım. Hep düşünüyordum; ne yapacaktım, nereden başlayacaktım?

Kolay bir iş değil, kaçakçıların arasına nasıl girecektim; hudutlardan, nasıl girip, çıkacaktım? Oldukça tehlikeliydi, İşin içinde ölüm kalım vardı ama ölümü düşünemiyordum, düşündüğüm yalnızca başarıydı.
Gazetecilikte tek hedef, işi başarmak, haberi koparmaktır. Kapıdan kovulsan, bacadan girebilmek, bütün marifet bu…

( Lütfü AKDOĞAN, Krallar ve Başkanlarla 50 Yıl, Cilt 1, s.32-33)