Kaçakçıların, Mayın Tarlalarında Dansını Seyrettim

Askeri bir ciple Reyhanlı’ya gittim. Reyhanlı’da, Türkiye ve Suriye arasındaki sınırı ayırmak oldukça zordur. Hatta Antakya’dan Reyhanlı’ya giderken sınırın tel örgülerinin yanından geçer, mayın döşeli yerleri gözlerinizle görebilirsiniz.

… Reyhanlı’da küçük bir otelde kalıyordum. Esasen başka bir otel de yoktu. Bir gece yarısı kapım çalındı, açtım, karşımda tanımadığım, saçları başları dağınık iki kişi duruyordu.
– Gazeteci Bey, müsaade edersen, seninle konuşmak istiyoruz, dedi.
Korkusuzca içeri aldım, küçücük odamda biri sandalyeye, diğeri yatağımın üzerine bağdaş kurup oturdu.
– Buyurun, dedim.
– Bak ağabey, her şeyi sana olduğu gibi anlatacağız ama sen de korkmadan yazacaksın, tamam mı?
– Elbette yazarım, buyurun söyleyin, ne istiyorsunuz benden?
Ve anlatmaya başladılar:
– Ağabey, biz gerçekten kaçakçıyız. Koyun, kahve, kumaş, kalay, sigara, viski gibi şeyleri Suriye’ye götürüp, getiririz. Öyle silah, uyuşturucu gibi şeylerle uğraşmayız. Askerler, kumandanlar hep bilirler bu işi yaptığımızı. Sonra affedersiniz, biz onlara para da veririz. Onların haberi olmadan ne gider ne geliriz. Her kafile giderken de gelirken de bunlara haber verir. Evvelki gün baskın yapıldı bize çünkü haberleri vardı. Sırf sana gösteriş olsun diye bizi pusuya düşürdüler. Şimdi biz başka bir kapıdan girip çıkacağız. İki üç gün sonra gel bizimle, sana neler göstereceğiz…

(Lütfü AKDOĞAN, Krallar ve Başkanlarla 50 Yıl, Cilt 1, s.34-40)