Ağustos 2016 Türkiye Gündemine İlişkin

BUGÜNLERDE (AĞUSTOS 2016) SURİYE’DE VE BÖLGEMİZDE YAŞANAN GELİŞMELER SEBEBİYLE “KRALLAR VE BAŞKANLARLA 50 YIL” ÜÇ CİLTLİK SERİDEN 1.CİLDİN BAZI SATIRLARINI SİZLERLE TEKRAR PAYLAŞMAK İSTEDİM…

1956’DA SURİYE DIŞIŞLERİ BAKANI
SALAH BİTAR İLE GÖRÜŞME

Ertesi sabah Dışişleri Bakanı Salâh Bitar’ın odasındaydım, gazeteci
arkadaşımla birlikte…
Salâh Bitar uzun boylu, altmış yaşlarında, sâkin görünüşlü biriydi.
Kendisi, Mişel Eflak ve Ekrem Horani ile birlikte Arap âleminde,
Baas Partisi’nin ve Baas felsefesinin babası idi. Partide, büyük bir
nüfuzu vardı. Yanına girmeden önce arkadaşım, Bakan’ı, bana bu
şekilde tarif etmişti. Yoksa benim ne Baas’tan, ne de El İştirakiye’den
haberim vardı. Pek öyle Orta Doğu meselelerini iyi bilmiyordum.
Salâh Bitar, bizi görünce ayağa kalktı; elimizi büyük bir nezaketle
sıktı. Fransızca olarak bana;
– “Sizinle hangi dilden konuşacağız?” diye sordu.
Ben;
– “Arapça konuşabiliriz Sayın Bakanım.” dedim, şaşırdı.
– “Arapça mı?” diye sordu. “Benim bildiğim Türkler, artık
Arapça’yı unuttular, Kur’an-ı unuttular, camiyi unuttular, eskidendi o.
Türkler, bütün İslâmiyet’e sahiptiler.” diye devam etti.
– “Aman Sayın Bakan! Türkler Arapça’yı, İslâmiyet’i ve camiyi
unutmadılar. Size yanlış bilgi verilmiş galiba. Türk halkının yüzde yüze
yakını Müslüman. Camiler dolup taşıyor. Dünyanın en güzel, en
muazzam camileri İstanbul’da.”
– “Evet orası öyle ama, biliyorsunuz ki, lâiklik adı altında dini bir
tarafa ittiniz değil mi?”
– “Yok yok, Sayın Bakan yanlışınız var.”
– “Peki siz Arapça’yı nerede öğrendiniz?”
– “Ben Hataylıyım.” der demez,
– “Hah gördünüz mü? İşte Türkler, Hatay’ı bizden gasp ettiler. O,
bizim bir parçamız. Türkler’le halledilemeyen bir sürü meselelerimiz
vardır. Bunların başında da İskenderun Sancağı gelir. İskenderun
Sancağı bizimdir.”
Tepem atmıştı. Gençtim. Atatürk’ün prensipleriyle yetiştirilmiştim.
Biz sadece, “Atatürk”, “bayrak” ve “millet” kelimeleriyle yaşıyorduk.
Tek bildiğimiz şey oydu. Atatürk’ün yetiştirdiği ilk nesil bizdik.
Bayrağımıza, Atatürk’e ve toprağımıza dil uzattırmayız.
Önümdeki evraklarımı, notlarımı topladım, ayağa kalktım ve;
“Sayın Bakan arabanız aşağıda. Buradan, Hatay’a 3-4 saat içinde
gidebilirsiniz. Buyurunuz, gidip Hatay’ı alınız. Sancak İskenderun sizi
bekliyor.” dedim.
Bakan ve gazeteci arkadaş şaşırmış kalmışlardı. Benim ayağa
kalkmamla birlikte onlar da ayağa kalktılar. Her ikisinin elini sıkarak
dışarı çıktım.
enüz merdivenlerin başındayken, gazeteci arkadaşım Semih
yetişti:
– “Lütfü Bey, niçin kızdın? Bu cümleleri her adımda, her
Suriyeli’nin ağzından işiteceksin. Bunlar, ciddî talepler değil. İşte
gelişigüzel söylenmiş lâflardır. Lütfen darılma ve gel tekrar içeri
girelim.”
“Yok, olmaz artık, ama eğer Başbakan Sabri Bey’le görüşeceksem,
bütün bunları söyleyeceğim.” dedim.
Üzüldü.
“Evet böyle hassas bir anda, bu konu dile getirilmemeliydi. Ben de
üzüldüm buna, ama telâfi ederiz; merak etme. Öğleden sonra saat
18.00’de Başbakan seni bekliyor, oraya yalnız gidersin.” dedi.
“Peki olur, teşekkür ederim.” cevabını verdim.
Dışişleri Bakanlığı’ndan çıkıp, doğru Türk Sefareti’ne gittim.
Büyükelçimiz Adnan Kural idi. Uzun boylu, sâkin, aklı başında bir
Elçi’ydi; hemen beni kabul etti.
Dışişleri Bakanlığı’ndan geldiğimi söyleyip, Salâh Bitar’ın
konuşmalarını, kendisine naklettim.
“Hemen Ankara’ya bildireyim.” dedi.
Bakan’ın yanından çekip gitmemi doğru bulmadı.
“Fazla milliyetçi olma. Hassasiyete gerek yoktur. Sonra sana kötü
davranırlar.” dedi.

1956’DA SURİYE BAŞBAKANI SABRİ EL ASARİ İLE GÖRÜŞME

Tam randevu saatinde Başbakan Sabri El Asali’nin yanındaydım.
Özel Kalem Müdürü, beni bekliyordu. İçeri girdim, ayakta karşıladı.
Karşılıklı oturduk, Arap şiveli Türkçesi ile; “Arapça mı konuşalım,
yoksa Türkçe mi?” dedi.
Ben;
“Hangisi kolayınıza gelirse.” dedim.
– “Türkçe’yi çoktandır konuşmuyorum tabiî, ama bazen Türkçe,
bazen Arapça konuşalım ne dersiniz?”
– “İyi olur Efendim.”
– “Salâh Bey sizi üzmüş duyduğuma göre.”
– “Hayır Efendim, üzgün değilim; ancak böyle hassas günlerde Sayın
Hariciye Bakanınız, ‘Türkiye ile sorun yoktur, Türkiye dosttur, Türkiye
kardeş bir ülkedir, yüzlerce sene birlikte yaşadık, aramızda halledilmesi
mümkün olmayan hiçbir konu yoktur.’ demesi gerekirken, birdenbire
benden Hatay’ı istemesi, doğrusu hoş bir şey değildir. Ben de esasen bir
şey söylemedim ‘Buyurunuz arabanız aşağıda. Hatay’ı almak
istiyorsanız, gidin alın.’ dedim ve çıktım gittim.”
Hafifçe tebessüm etti, biraz da kızardı:
– “Bak Sayın Beyefendi, haklısınız. Hatay şu anda konuşulacak bir
konu olmamalıydı. Ancak yıllardır sizden bize gelmesi gereken ilgi,
sevgi ve dostluğu görmedik. Hep tehdit, tehdit. Başbakan Adnan
Menderes’i ben çok severim, sayarım da. Şam’ı ziyaretinde, kendisiyle
uzun uzun konuşmuştuk.
‘Biz, Amerika’nın, İngiltere’nin uşağı olamayız.’ dedim. Biz, bu
Batılılar’ı, İngiltere’yi, Fransa’yı çok denedik. Müşfik bir anne gözü ile
baktık Fransa’ya, ama yıllarca bizi sömürdü ve Hatay’ı bizden
kopararak, Türkiye’ye verdi. Bütün bunlar, maksatlı işlerdir. Hedef,
İsrail gibi Türkiye ile Araplar arasında daima bir ihtilâf, bir düşmanlık
yaratmaktır. İngiltere de, aynı şeyi yaptı. Filistin’den ayrılırken, İsrail
ile bizi karşı karşıya getirdi. Bunlar, çıktıkları ülkelerden, o bölgeyi
bölerek, parçalayarak çıkarlar; hep o bölgeler ihtilâflı olsun diye,
birbirimize düşman kalalım diye.”
– “Sayın Başbakan, ben diyorum ki; ‘Tarihe karışmış olayların
müsebbibi kim olursa olsun, şimdilik gelin bunları unutalım. Dostluk
içinde, kardeşlik içinde birbirimize yardım ederek yaşayalım.’ Bu
itibarla, Sayın Salâh Bitar, benden Hatay’ı isteyeceğine, Türkiye’ye
muhtaç olduğunuz bu günde, ‘Türkiye dostumuzdur, kardeşimizdir,
İsrail’e karşı yanımızda görmek istiyoruz.’ deseydi daha iyi olmaz
mıydı?”
– “Elbette haklısın, ama unutmayın ki; şu anda Türkiye, Suriye
sınırına durmadan asker yığmaktadır. Ne istiyor Adnan Bey,
anlayamadım. Bizi işgâl mi etmek istiyor? Büyükelçimize ağır
konuşmalar yapıyor, ‘İki tümenle Suriye’yi allak bullak ederim.’ diyor.
Suriye’yi işgâl edebilirsiniz, ama Suriye’de tutunmak, sanıldığı kadar
kolay değildir. Burada, çeşitli topluluklar vardır. Rum, Ermeni,
Hıristiyan, Alevî, Kürt bunların hepsi size düşman. Hiçbir zaman
sizlere ‘Hoş geldiniz’ demezler.”
– “Sayın Başbakan, Türkiye’nin, Atatürk tarafından çizilmiş bir dış
politikası vardır. ‘Misak-ı Millî sınırları içinde kimseden bir karış
toprak istemeyiz ve kimseye de bir karış toprak vermeyiz.’ Ayrıca
felsefemiz: Yurtta sulh, cihanda sulhtur.”
Sabri El Asali, birdenbire ellerini havaya açarak;
– “Keşke Atatürk’ün bu siyasetini tatbik etseniz, keşke. Atatürk’ü
siz ne kadar severseniz, biz de o kadar severiz. Bakın, Cemal Paşa
burada benim ailemden çok kişiyi astı, hepsine neler yaptı. Ama biz,
ailece hâlâ Türkler’i severiz. Bütün aile efradımız İstanbul’da ya Darül
Hukuk veya Dar-ül Fünun’da okumuşlardır.” dedi.
– “Bugün Türkiye’den beklentiniz nedir Sayın Başbakan?”
– “Efendim, biz dostluk bekliyoruz. ‘Türkiye Yahudiler’in değil,
Araplar’ın yanında olsun.’ demiyoruz; ‘Haklının yanında olsun.’
diyoruz. Âdil davransın istiyoruz. Sonra, Bağdat Paktı’na girmemiz
için bizi zorlamayın lütfen.
Başbakanınız Menderes’in ve Irak Başbakanı Nuri Said Paşa’nın
Orta Doğu politikaları yanlıştır. İngiliz ve Amerikan hükümetlerinin
güdümünde gidiyorlar. Mısır’ı karşılarına alıyorlar. Türkiye, Irak’tan
önce Mısır’la anlaşsın. Menderes’in, Mısır Başkanı Nâsır’la karşı
karşıya oturması lâzımdır.”
– “Sayın Nâsır ne diyor?”
– “Nâsır’ın söylediği açık. ‘Orta Doğu’da eğer bir savunma paktı
kurulacaksa, bu, sadece bölge ülkelerinin bir araya gelmesi ile olur.
Yabancıların işi ne aramızda?’ diyor.”
– “Türk halkına söyleyecek bir sözünüz var mıdır?”
– “Vardır, elbette vardır. Evvelâ Sayın Cumhurbaşkanı Celâl Bayar
Hazretleri ile Sayın Adnan Beyefendi’ye sevgi ve saygılarımı sunarım.
Lütfen İsrail ile savaştığımız böyle günlerde, Türk askerini sınırdan
çeksin. Sonra, kardeş Türk milletine en derin muhabbetimi iletmenizi
rica ederim

SURİYE CUMHURBAŞKANI ŞÜKRÜ EL KUVVETLİ İLE GÖRÜŞMESİ YIL 1956

Suriye Cumhurbaşkanı Şükrü El Kuvvetli, Başkanlık Sarayı’nda
görüşürken, bana, dönemin Başbakanı Menderes’ten bahsederek,
“Amerika; İngiltere, Türkiye ve Adnan Bey’i kullanmak istiyor. Kime
karşı? Bize karşı. Tıpkı İsrail’i kullandığı gibi…” diyordu.

Koridorlar ve Özel Kalem Müdürü’nün odası bir hayli loş, sanki
karanlığa gömülmüştü. Yanı başımızdaki büyük kapı birdenbire açıldı
ve Özel Kalem Müdürü, “Buyurunuz Efendim.” dedi.
Tek başıma içeri girdim. Şükrü El Kuvvetli, iri cüssesi ile ayakta
beni karşıladı. Elini sıktım, sonra salonun diğer köşesinde bulunan
yüksek koltuklu bölüme doğru ilerledik. Aramızda büyükçe bir sehpa
vardı. Karşılıklı oturduk;
“Hoş geldin.” dedi ve sonra ilâve etti. “Daha önce Şam’ı gördünüz
mü?”
“Birkaç yıl önce gelmiştim Efendim.” dedim.
– “İstanbul’da havalar nasıl?”
– “Biraz soğuk Efendim.”
– “Soğuklar henüz buraya gelmedi, ama burası da soğuktur. Şam’ın
ayazı meşhurdur.”
Sonra yine sordu: “Şam’ı gezdiniz mi? Burada, Osmanlı’dan kalma
çok eser vardır. Hamidiye Çarşısı, Süleymaniye Camii, sonra başta
Padişah Vahdettin olmak üzere Osmanlı Hanedanı mensuplarının
mezarları. İlk hava şehitleriniz, burada, Selahattin Eyyubi’nin yanında
gömülü. Sonra Gar binası, kışla, başka şehitlikler, hepsi Osmanlı’dan
kalma; biz, bu eserlere iyi bakıyoruz.”
– “Evet Efendim. Dile kolay, yüzlerce yıl birlikte yaşadık.”
– “Ayrıca, aile bağlarımız vardır. Buradaki bütün zengin ve kültürlü
aileler, çocuklarını hep İstanbul’dan evlendirirlerdi. Gelin, mutlaka
bir İstanbul hanımefendisi olmalıydı. Çok akrabalar var burada, hele
Halep ve civarı Türk ailelerle dolu. Kardeşiz biz, gerçek bir kardeş.”
– “Yalnız, devletler birbirleri ile kardeş olamıyor nedense Sayın
Başkan.”
– “Elbette olmaz. Devletler arasında yüksek menfaatler vardır.
Devlet yönetimi, bir aile yönetimine benzemez. Devletler arasında
daimî dostluk, daimî düşmanlık olmaz. Devletler arasında daimî
menfaat vardır. Bir durum vardır, bu sizin için iyidir, çünkü
menfaatinize uygundur, ama bize uymaz.
Siz, elbette bizim hatırımız için birtakım menfaatlerinizden
vazgeçecek değilsiniz. Ancak, devletler arasında, komşu ülkeler
arasında, kasıtlı, kötü maksatla yapılan müdahaleler, iç işlere karışma,
toprak bütünlüğüne saygı göstermeme gibi olaylar olduğu zaman, bu
açıkça bir düşmanlık anlamına gelir ki; bu doğru değildir.
Meselâ, durup dururken, şimdi Türkiye’nin sınırlarımıza asker
yığması gibi. Celâl Bey, Adnan Bey, İsmet Paşa, bunlar akıllı
insanlardır. İsmet Paşa, her ne kadar muhalefette ise de; ağırlığı olan
bir devlet adamıdır. I. Dünya Savaşı sırasında uzun zaman bu bölgede
bulunmuştur. Orta Doğu siyasetini iyi bilir. Türkiye’yi hiçbir bâdireye
sokmadan II. Dünya Savaşı’ndan ustalıkla, barış içinde, hiçbir zayiat
vermeden kurtarmıştır.
II. Dünya Savaşı’nda ben, Kudüs Müftüsü Hacı Emin El Hüseyni,
Ekrem Ziter, Riyad El Sulh, Suriye’nin, Lübnan’ın ve Irak’ın tanınmış
siyasî kadrosu, Fransızlar ve İngilizler’den kaçarak, İstanbul’a gittik ve
orada siyasî mülteci olduk. İsmet Paşa, Tevfik Rüştü Aras, Şükrü
Saraçoğlu, bize çok yakınlık gösterdiler. Sonra, İngilizler’in ve
Fransızlar’ın baskısıyla Roma’ya ve Berlin’e sürüldükse de; Türkiye’de
gördüğümüz misafirperverliği aslâ unutamayız.
Şimdi soruyorum sizlere; Adnan Bey ne yapmak istiyor sizce?
Yeniden Osmanlı İmparatorluğunu mu yaşatmak istiyor, Orta
Doğu’da? Menderes, inanıyor mu ki; Amerika, İngiltere, Fransa,
Rusya, onun bölgede önemli bir rol oynamasına müsaade
edeceklerdir? Hayır aslâ.
Amerika, İngiltere, Türkiye’yi ve Adnan Bey’i kullanmak istiyor.
Kime karşı? Bize karşı. Tıpkı İsrail’i kullandığı gibi… Sonuç ne
olacak biliyor musunuz? Adnan Bey, bizi, Nâsır’ın ve Rusya’nın
kucağına atmış olacaktır.
Siz, nasıl büyük bir devletin himayesine sığınıyorsanız, biz de karşı
tarafta bulunan Rusya’ya sığınacağız. Bizi komünist yapacaktır Adnan
Bey. Hem de zorla komünistlerin kucağına atıyorsunuz bizi.
Komünistler, Suriye’ye yerleşirse, sınırımızda 1000 kilometreyi bulan
yumuşak bir karnınız vardır.
Esasen Rusya’nın istediği o değil mi? Akdeniz’e, Basra Körfezi’ne
yerleşmek… Sıcak denizler peşinde değil mi? Bu petrol varken,
Amerika, İngiltere ve Rusya daima burada kalacaklardır. Kavganın
sahası Orta Doğu’dur. Bütün oyunlar burada oynanacaktır. Bu
oyundan, ne Adnan Bey’e, ne Nâsır’a, ne de bize fayda gelir. Gelin,
elele verelim. Bizi, kimsenin kucağına atmayın. Birlikte meselelerimizi
çözelim, menfaatlerimiz müşterektir.
Irak Başbakanı Nuri Said Paşa, İngiliz politikasını izlemek istiyor.
İngilizler’e angaje olmuştur, onların esiri haline gelmiştir. Bağdat
Paktı’na veya diğer paktlara girmeye bizi zorlamayın. Biz kardeşiz,
kardeş kalmaya mahkûmuz.”
Özel Kalem Müdürü, görüşmemizin 30 dakika olduğunu
söylemişti. Oysa görüşmemiz, bir saati geçmişti.
Ben, gazetenin polis-adliye muhabiriyim; şimdi ise, derin bir
kuyunun içindeyim. Çünkü, emin olun, Türkiye’nin Suriye sınırına
asker yığdığından, Başbakan Adnan Menderes’in Orta Doğu’da ne
yapmak istediğinden, politikasından haberim yoktu. Farkında
olmadan Orta Doğu politikasının içine girmiştim.
Şükrü El Kuvvetli ayağa kalktı. Yanıma yaklaştı, kulağıma fısıldar
gibi;
“Biz, birbirimizi sevmeye, birbirimizle iyi geçinmeye mecburuz.
Türkiye’nin, Amerika ile bir olup, Lazkiye’de bir hükümet darbesi
içinde bulunması hiç de hoş değildir.” dedi.
– “Hükümet darbesi mi?”
– “Evet evet, bunu ortaya çıkardık; saklı gizli bir tarafı kalmadı.”
– “Sayın Başkan, inanın bütün bu olaylardan benim haberim
yoktur.”
– “Suriye’de uydu bir hükümet kurmak istiyor Amerika; ama biz,
buna müsaade etmeyeceğiz. Söylediğim gibi, Mısır’la birleşmek
mecburiyetinde kalacağız. Bu çalışmalar da bir hayli ilerledi. Biz eşit
haklara sahip, demokratik bir sistem içinde birleşmeye artık kararlıyız.
Bunu, Adnan Bey iyi bilsin.”

(Nitekim, 1 Şubat 1958’de Suriye, Mısır’la birleşti; ancak 28 Eylül
1961’de Mısır’dan ayrıldı. Bu tarihler arasında Nâsır, Suriye’ye
hükmetti. Suriye’nin Mısır’dan ayrılması dolayısıyla, Türkiye, Suriye’yi
tanıyan ilk devlet oldu.)

Şükrü El Kuvvetli, genç yaşından beri Suriye’de Fransızlar’a karşı
mücadele eden aydın milliyetçilerdendi. Kendisi, daha önce
1949’larda da Cumhurbaşkanı seçilmişti.
Ancak, 5 Haziran 1949 tarihinde General Hüsnü El Zaim, onu
iktidardan düşürdü. Çok geçmeden Hüsnü El Zaim’i de, General
Sami El Hannavi devirmişti. Oysa Sami El Hannavi, General Zaim’in
çok yakın arkadaşıydı.
Askerî ihtilâllere sahne olmaya başlayan Suriye’de, generaller, 14
Ağustos 1949’da Hüsnü El Zaim’le birlikte Başbakan Muhsin El
Barazi’yi kurşuna dizdiler. Ama çok geçmeden Zaim’i öldüren El
Hannavi’yi, bu defa Edip Çiçekli 19 Aralık 1949 tarihinde iktidardan
düşürdü ve Çiçekli kendisini Cumhurbaşkanı ilân etti.
Brezilya’ya kaçan Hannavi ise, yıllar sonra burada, evinin
bahçesinde öldürüldü.
İşte bütün bu ihtilâllere şahit olan Şükrü El Kuvvetli, seçimle,
halkın iradesi ile tekrar cumhurbaşkanlığına getirildi. Şimdi, içinde
bulunduğu siyasi sıkıntılar dolayısıyla, Irak ve Türkiye’nin baskılarıyla
Nâsır’la birleşmeye, Nâsır’ın himâyesine sığınmaya mecbur kalıyordu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir